İçindekiler

GİRİŞ

ETİK KAVRAMI TANIMI

ETİK SÖZCÜĞÜNÜN KÖKENİ VE ANLAMI

ETİK VE AHLAK

ETİK VE ERDEM

ETİK VE VİCDAN

ETİK VE İYİ

ETİK VE SORUMLULUK

SONUÇ

KAYNAKÇA

GİRİŞ
    Günümüzde, özellikle son yıllarda, hem çeşitli bilgi alanlarında hem de günlük yaşamın içinde sıkça etikten söz edildiği görülmektedir. Öyle ki etik sözcüğü, araştırma ve uygulama olarak çoğu etkinliğimizde ve yaşama dünyamızın hemen her alanında çok yaygın olarak kullanılan bir sözcük olmuştur bugün. Oysa yaklaşık otuz veya kırk yıl önce bu sözcük, ne felsefeciler arasında, ne diğer bilgi alanların da, ne de günlük yaşamda bu denli yaygın değildi. Yalnızca birkaç düşünürün önem verdiği bir alanın adı olarak dile getirilen ve duyulan bir sözcüktü etik sözcüğü. Ona, bir bilgi alanı olarak önem veren birkaç düşünürün dışında etik, çoğu filozofun ilgisini çekmiyordu. Ama bugün etik, felsefede öncelikli bir araştırma alanının adı olarak öne çıkmasının yanında, hem bilim çevrelerinde hem günlük yaşamın içinde çok sık dile getirilen bir sözcük olmuştur. Çünkü felsefe araştırmalarında da 20. yüzyılın ilk yarısında olduğunun tersine, filozofların yeniden eğildiği ve önem verdiği bir alan haline gelmiştir.

ETİK KAVRAMI TANIMI

    Tarihsel süreç içerisinde etik kavramının birçok tanımı yapılmıştır. Etik, bireylerin gruplarla, toplumla, örgütlerle ve birbirleriyle doğru ilişkiler kurma yöntemlerini araştıran ve bunlarla ilgilenen bir disiplin dalıdır. Etik, kişinin davranışlarına temel olan ahlak ilkelerinin tümü olarak ifade edilebilir. Başka bir ifade ile etik, insanlara ‘‘işlerin nasıl yapılması gerektiğini’’ belirlemede yardımcı olan yol gösterici değerler, ilkeler ve standartlardır. Etik, aynı zamanda felsefi bir süreçtir. Bu süreç, karar alırken ve uygularken, belirli ilkelere ve standartlara bağlı kalınmasını gerektirmektedir. Günlük anlamda en çok kullanıldığı anlam; “Kişinin davranışlarına temel olan ahlak ilkelerinin tümü” olarak ifade edilmektedir. Başka bir tanımlamada etik; insanlara “davranışlarından ne yapmak doğrudur?” sorusuna yol gösterici ilkeler, rehberler ve standartlardır. TDK sözlüğünde etik, “Çeşitli meslek kolları arasında tarafların uyması veya kaçınması gereken davranışlar bütünü” olarak ifade edilmektedir. Etik sıfat olarak kullanıldığında ise “ahlaki veya ahlaki olan” anlamı vermektedir. Etik, çalışma hayatımızda kararlar alırken ve uygulama yaparken, belirli değerlere bağlı kalınarak hareket edilen bir ilkeler ve teamüller sürecidir. Bu süreç bütün etkinliklerde neyin yapılıp, neyin yapılmayacağının, bilinmesini ve uygulanmasını ifade eder.(Engin Uğur)

ETİK SÖZCÜĞÜNÜN KÖKENİ

    Etik sözcüğü köken olarak eski Yunanca bir sözcük olan ethos sözcüğünden gelir. Bu sözcüğü kökeninde ethica sözcüğü vardır. Buradaki etika sözcüğü, ethos sözcüğünün çoğulu olan “ethe’ye ilişkin konular” anlamına gelmektedir. Ethos ’un çoğulu olan ethe, en eski anlamıyla söylenirse, “canlı bir varlığın ‘mekân’ı, ‘hep gittiği, sığındığı yer’ anlamına” gelmektedir (Kuçuradi, 1997). İlk anlamıyla “bir canlının barındığı, sığındığı yer, ortam” anlamına gelen (ethe) tekili olarak ethos sözcüğü de karakter, huy demektir.

    Herakleitos, “huy, insan için daimondur” (Kranz, 1984: 68), “bir insanın ethos’u – huyu – onun daimon’udur” (Güçlü vd. 2002 Felsefe Sözlüğü) demiştir. Stoalılar ise ethosu (huyu), davranışların kaynağı saymışlarıdır (Güçlü vd. 2002 Felsefe Sözlüğü). Platon, ethos’a, insan karakterinin bütününün oluşmasında etken olan şey anlamında “alışkanlık” demiştir (1998: 792e). Aristoteles de benzer şekilde insan karakterleri veya huyları olarak ethos’un türlerini ele almış ve ayrıntılı şekilde incelemiştir (1995: 1389a-1390b).

    Çoğul anlamıyla ethos sözcüğü her ne kadar “bir grubun, bir topluluğun yaşama biçimini” de ifade edebilecek şekilde anlaşılmaya açık ise de, kökeni bakımından etik sözcüğünün asıl anlamı kişiyle ilgilidir ve bugün etik dendiğinde onu tam ve doğru olarak ifade eden anlamı da budur. Nitekim etiği felsefenin temel bir alanı olarak kurup geliştiren Eskiçağ filozofları, sözcüğün bu anlamına bağlı bir anlama çerçevesine dayanmışlardır. Örneğin etiğin temellerini atan filozof olarak kabul edilen Sokrates (MÖ.469-399), sorgulanmamış bir yaşamın yaşanmaya değmediğini söylemiştir (Platon, 1989, 38a). Burada söz konusu olan şey, kişinin kendisinin ve kendisiyle ilişkisinin ne durumda olduğudur. Başka deyişle kişinin, kendinden yola çıkarak diğer insanlarla, dünyayla, yaşamla kurduğu ilişkileri gözden geçirmesinin, kendi hakkında bilgi edinmesinin, kendini bilerek yaşamasının önemi vurgulanmaktadır. Daha açık deyişle söylenirse, bunlar kişinin ne şekilde yaşadığı, ne yapıp ettiği, kararları, yaşamda nelere önem ve öncelik verdiği; bunların değerinin veya anlamının ne olduğu gibi günlük yaşamın içinde yer alan ve hepimizin bir şekilde ilişkili olduğu sorulardır. Bu bakımdan bir araştırma alanı olarak etiğin çıktığı nokta, insanın kendini bilmesiyle veya insan için “doğru” ve “iyi” bir yaşamın ne olduğu, “doğru” ve “iyi” bir yaşamın nasıl yaşanabileceğiyle ilgili sorulardır denebilir bunlara. Bu sorular, neredeyse her insanın şöyle ya da böyle, yaşamın bir anında karşılaşabildiği sorulardır. İnsan olmak ve yaşamak, böyle bir sorgulama yapmak demektir. Böyle bir sorgulamayı, hemen her insan kimi durumlarda bir bakıma kaçınılmaz olarak yapmaktadır.

     Bir bilgi alanı olarak etiğin temellerini atan filozof Sokrates olmakla birlikte, Sokrates öncesi filozofların da etik sorunlar üzerinde durdukları, “doğru” ve “iyi” yaşamın ne olduğu konusunda önemli düşünceler belirttikleri görülmektedir. Örneğin Demokritos (MÖ. 460/70-370), “doğru yaşamın koşulları” üzerine düşünmüştür. Burada “doğru yaşam”dan anlaşılan şey, “dinginlik”, “esenlik” ve “huzur” içinde bir yaşamdır; bunların hepsini içeren anlamda “mutlu” ya da “iyi” bir yaşamdır. Bu anlamda “mutlu” ve “iyi” yaşamı ya da bir bütün olarak “mutluluğu” ifade eden üç ana kavram şudur: Ruhun, yani iç dünyamızın iyi durumda olması (euthymia), sarsılmaz halde olması (ataraksia) ve bu ikisinin birlikteliğinden gelen mutluluk (eudaimonia). Burada öncelikli ve önemli olan şey, kişinin kendisi ve onun yaşamının değeri, yani onun doğru bir yaşam içinde olmasıdır. Bu sorgulamada filozofun sorusu, “ahlâkın” veya “ahlaklılığın” ne olduğu konusunda değil, kişinin yaşamla bağını doğru şekilde nasıl düzenleyeceği konusundadır. İnsan ve yaşamla ilgili sorunları felsefî araştırmanın ana konusu haline getiren Sofistlerin sorunlaştırdığı ve aradığı şeyin yine yaşamla, genel olarak doğru ve iyi yaşamla ilgili olduğu belirtilebilir. Gerçi Sofistler doğru yaşam sorusunu fayda ile bağıntılı bir “iyi” anlayışıyla ele almışlardır. Ama geçerlikte olan kuralları sorgulamaları ve “iyi yurttaş” yetiştirmenin yollarını aramaları, etiğin kimi temel sorularını tartışma ortamı sağlamıştır. Etiğin doğduğu ve geliştiği Eskiçağda etik, bir bilgi alanı olarak felsefenin temel alanlarından biri olma özelliğini taşır. Bundan dolayı felsefenin ilk ele aldığı konular olarak varlık, bilgi ve mantık çalışmaları arasında önemli ve öncelikli bir yeri olmuştur. Sokrates, Platon ve Aristoteles, etiği bir bilgi alanı olarak kuran ve onun bilgi olma niteliğini en açık şekilde ortaya koyan filozoflardır.(Dr. Sevgi İYİ)

ETİK VE AHLÂK

    “Etik” ile “ahlâk” kavramları arasındaki ayırıma dikkat etmenin önemi ilk bakışta anlaşılmayabilir veya açık olmayabilir belki. Hatta böyle bir ayırımın gereksiz olduğu bile düşünülebilir. Ama insan ve yaşamla ilgili soru ve sorunlara bu ayırımı dikkate alarak bakıldığında, söz konusu ayırımın önemi daha açık şekilde anlaşılabilmektedir.

    Bu noktada ilkin şunu belirtmekte fayda vardır: Günlük yaşamda kişilerin hem dile getirdikleri düşüncelere ya da verdikleri yargılara hem de ortaya koydukları eylemlere bakıldığında, “ahlâk” kavramının kişilerde yeterince açık olmadığı görülmektedir. Daha doğrusu “ahlâk” kavramının içeriğine pek dikkat edilmediği veya üzerine düşünülmediği; dolayısıyla kavramın içeriği konusunda açık bir bilgiye sahip olunmadığı görülmektedir. Genellikle kişilerin “ahlâk”tan anladığı şey, belirli bir topluluğa, bir yere ve zamana bağlı “değerlilik ölçütleri” veya kurallar, ilkeler bütününden ibaret olmaktadır. Geçerli olan ölçüt neyse ona göre “ahlâklı” veya “ahlâksız” eylemlerden, kişilerden; “etik” veya “etik olmayan” davranışlardan söz edilebilmektedir. Bu kavrayış biçiminde etik ile ahlâk aynı şeyler olarak görülmektedir.

    Her şeyden önce bu iki kavramın birbirinden farklı iki var olana işaret ettiğini belirtmek gerekir. Etik terimi yukarıda da değinildiği gibi, bir bilgi alanını adlandırmaktadır. Bu alan, felsefenin ilk ve temel alanlarından birisidir. Ahlâk terimi ise tarihsel ve toplumsal nitelikli bir olguyu adlandırmaktadır. Ahlâkın bizi her yandan kuşatan toplumsal nitelikli bir olgu olma özelliğinin günümüzde daha çok vurgulandığını görmekteyiz. Örneğin Bedia Akarsu, ahlâkın, “her yanda yaşamımızın içinde” olduğunu ve “günlük yaşayışımızda davranışlarımızın pek çoğunun ahlâkla ilgili eylemler” olduğunu belirterek ahlâkın dış dünyada var olan bir olgu, deney alanına ait bir var olan olduğunu ifade etmektedir (1982: 9). Annemarie Pieper, (bir) ahlâkın, “bağlayıcı olduğu kabul edilerek belirlenmiş olan norm”lardan, “buyruklar”dan, “yasaklar”dan oluştuğunu; “hep bir grubun, bir topluluğun ahlâkı olarak karşımıza çıktığını” belirtmektedir (1999: 36-37). Doğan Özlem, ahlâkın, bir kişinin, bir grubun, bir topluluğun, “belli bir tarihsel dönemde” bağlı olduğu normlar, yasaklar bütününü içeren yanını vurgulamaktadır (2010: 23).

    İoanna Kuçuradi ise, ahlâk sözcüğünün bağlamlarından hareketle, ahlâkın “kişilerarası ilişkilerde davranışlara ilişkin geçerli” kılınmış “çeşitli değer yargıları sistemleri” olarak karşımıza çıkan bir olgu olduğunu belirtmektedir (2009: 33).Bu “değer yargıları sistemlerinin geçerliliği”, topluluklara, yere ve zamana göre değişmektedir. Kavramsal içeriği böyle olan ve adına ahlâk denen bu olgu, yaşamda çeşitli ahlâklar olarak karşımıza çıkmaktadır. Yere ve zamana bağlı şekilde çeşitlilik gösteren bu ahlâklar, “bir kısmı değişik ve değişken olan davranış kuralları ve değer yargıları, bir kısmı ise pek değişiklik göstermeyen davranış kuralları ve değer yargılarından” oluşmaktadır (Kuçuradi, 2009: 33). Öyleyse, “ahlâktan söz edildiğinde, aslında belirli bir ahlâk ya da ‘moral’den söz edilmektedir. Farkında olunsun ya da olunmasın bir ahlâk hep belirli bir topluluğun ahlâkıdır veya ondan kaynaklanmaktadır” (Tepe, 1992: 5).

    Bir bilgi dalı olarak etiğin ahlâktan ayrı tutulması, onun bilgi üreten bir alan olduğunun görülmesi, özellikle ahlâkın ve ahlâk kurallarının (normların) bilgisini ortaya koyabilmek için önemlidir. Bu ayırım gözden kaçırıldığında, insan ve yaşamla ilgili sorunlara çözüm arayışı içinde yapılan çalışmalar, etik adı altında yeni normlar, kurallar oluşturma, yani bir “ahlâk” oluşturma çabasına dönüşebilmektedir. Her ne kadar günümüzde de yaygınlaşmış anlama biçimiyle etik sözcüğü, ahlâk ve meslek ahlâkı ya da meslek etiği olarak ifade edilmekteyse de, etiğin aslında ve özünde bilgisel yanı, yani tıpkı diğer bilgi alanları gibi bir bilgi alanı olduğu gözden kaçırılmamalıdır.

    Burada etik ile ahlâk arasındaki ilişkiye bağlı olarak kimi durumlarda sıklıkla kullanılan ahlâklılık kavramına da kısaca değinmek uygun olur. Bu üç kavram arasında en temel ayırım şudur: “Etik, felsefenin bir dalıdır” (Kuçuradi, 2009: 47). Felsefenin ana alanlarından biri olan etik, diğer alanlarda, örneğin varlık felsefesi, bilgi felsefesi gibi alanlarda ortaya konan bilgilerin yaşamla bağının kurulmasını, bu bilgilerin bizim için anlamlı hale gelmesini sağlar. Bundan dolayı etik, felsefenin özel önem taşıyan bir dalıdır. Çünkü bu bilgi alanı doğrudan yaşam sorunlarına ilişkindir ve “insanlar arası ilişkilerde değer sorunlarını” inceler. “Etiğin sağladığı bilgiler” tek başına yeterli olmamakla birlikte, “insanca yaşayabilmenin onsuz olunamaz koşuludur (Kuçuradi, 2009: 47). Bu durumda etik aynı zamanda, dış dünyada bir olgu olarak var olan ve “değer yargıları” veya “kurallar-ilkeler” olarak çeşitli biçimlerde kendini gösteren ahlâkı bilme konusu yapabilmektedir.

    Adına ister etik diyelim ister ahlâk diyelim, araştırma ya da felsefî soruşturma söz konusu olduğunda olgu bağlamı ile bilgi bağlamını, yani var olan bir şeyin kendisi ile o şeyin bilgisini ayırt etmek gerekir. Bu ayırımı yapmanın önemi, günlük yaşam içinde sıkça sorduğumuz şu sorulardan dolayı ortaya çıkan sorularda açıkça görülmektedir: Sözgelişi, herhangi bir durumda “nasıl davranırsam ahlâklı olurum?” veya “ hangi davranış ahlâka uygun olur?” gibi sorular, kimi durumlarda herkesin kendine sorduğu sorulardandır. Ancak, burada daha önce yanıtlanması gereken bir soru vardır: Söz konusu davranışın ahlâklılığının hangi ahlâka göre ölçüleceği sorusu. Bu soruyla bağlantılı olarak Bedia Akarsu, “elimizde iyice tartıp biçmeyi sağlayacak bir ölçek yok” demekte ve ahlâkın içeriğinin çeşitli çağlara ve çevrelere göre değiştiğini belirtmekte; hatta tek tek kişilerin bile ayrı ahlâk anlayışlarının olabildiğini ifade etmektedir (1982: 9). Gerçekten de çeşitli ahlâklara bakıldığında ve hangi davranışın “ahlâklı” ya da “ahlâka” uygun olduğu sorulduğunda, içinden çıkılması zor bir ölçüt sorunuyla karşı karşıya gelinmektedir. Bu durumda ahlâkı incelemenin de, “ahlâklı” olanı belirlemenin de çok zor bir iş olduğu görülmektedir. Araştırmacı ya da “ahlâklı” olanı belirlemek isteyen kişi burada “hangi ahlâkı” temel alacaktır? Başka deyişle, “ahlâklı” olmanın ölçütü ne olacaktır? Gerçi etik tarihinde, “doğru” ve “iyi” olanı yapma anlamında “ahlâklı” olanın ölçütünü bulabilme, “ahlâklılık” ölçütü oluşturabilme yönünde arayışlar vardır. Çünkü etik, ahlâk ve ahlâklılık kavramları birbirinden tümüyle ayrı, birbiriyle ilgisiz kavramlar değildir.

    Bu yaygın anlama biçimiyle, yani ahlâktan farkını gözden kaçıran anlama biçimiyle etik, kişinin davranışlarını yönetmek için oluşmuş, belirlenmiş, tarihsel nitelikli, yani yere ve zamana bağlı şekilde değişebilen kurallar bütünüyle iç içe geçmekte; bu “yazılı olmayan normlar” ile aynı sayılabilmektedir. Benzer şekilde yaygın başka bir anlama biçimi olarak meslek ahlâkı ya da meslek etiği olarak anlaşıldığında etiğin bilgisel özelliği yine gözden kaçırılmakta ve bu durumda da etik, yalnızca “yazılı normlar” olarak görülmektedir. Bugün her geçen gün sayısı artan meslek etikleri, etiği yalnızca normlar bütünü olarak görmenin başka bir biçimidir. Burada farklı olan yan şudur: Meslek etiği ya da ahlâkı dendiğinde çeşitli meslek alanlarına özgü, onların özelliklerine göre genellikle düşüne taşına oluşturulmuş kurallar, yazılı normlar söz konusudur (Kuçuradi, 2003: 16-17). Oysa etik, felsefenin temel bir dalı olarak kendine özgü soruları olan bir bilgi alanıdır. Yani bu niteliğiyle etik, normlar ortaya koyma işi değildir. Normlar ortaya koyma çabasında olmadığı gibi, ortaya konmuş normları değerlendirebilecek biricik yoldur. Örneğin, “insanlara eşit muamele etmek gerekir” şeklinde insanlar arasındaki ilişkilerde ve hemen her meslekte söz konusu olan böyle bir norm yalnızca norm olma, yani davranışlarımıza ölçü verme özelliği taşır. Benzer normlardan oluşan bir öbek normu göz önüne alırsak, burada yalnızca davranış ölçüleridir söz konusu olan. Kimi koşullara bağlı şekilde oluşmuş veya oluşturulmuş bu normlar bütününe etik denmesi, etik ile ahlâkın aynı sayılmasından dolayıdır. Başka türde bir davranış ölçüsünü ele alalım: “Yalan söylemek kötüdür”. Burada ahlâkın yaptığı şey, doğru davranmanın yalnızca ölçüsünü vermektir. Oysa etik, “doğru” davranmanın ölçüsünü belirten bu ifadenin ne demek olduğunu, ne anlama geldiğini; her koşulda, her durumda bu ölçünün doğru eyleme götürüp götürmeyeceğini soru konusu yapar. Dolayısıyla etik, yaşama dünyamızda yer alan çeşitli kurallar bütünü olarak ahlâk normlarını bilgi nesnesi yapar, onların yapısal özellikleri, türleri ve en önemlisi de “değeri” hakkında ortaya koyar. Etiği, felsefenin temel bir alanı yapan yanı da budur. Ancak, yukarıda da değinildiği gibi Latince dönüşümüyle birlikte etiğin, ahlâk ya da kurallar, normlar ile iç içe geçerek bu özelliğinin unutulması, felsefe tarihinin bazı dönemlerinde etiği olumsuz yönde etkilemiş, onun gelişimini yavaşlatmıştır. Sonuçta etik, ne farklı yaşama tarzlarına (kültürlere), ne tek tek mesleklere ilişkin bir normlar alanıdır, ne de evrensel nitelikli bir normlar alanıdır. Çünkü özniteliği gereği onun amacı, normlar, ölçüler ortaya koymak değil, bilgiler ortaya koymaktır.

ETİK VE ERDEM

  • Felsefeye Sokrates’in armağanıdır.
    -Ahlakın övdüğü iyilikçilik, alçak gönüllülük, yiğitlik, doğruluk vb. niteliklerinin genel adı -İnsanın ruhsal olgunluğu
    * Platon’dan beri temel erdemler bilgelik, iyilik, doğruluk, ölçülülük olarak sayılır.
  • Erdem, herhangi bir dışsal baskı olmaksızın gerçekleştirilen özgün bir davranıştır.
  • Erdem aşırı uçlarda bulunmaz. Ölçülü ve dengeli olmaktır.
    Düşünürlerin Etik Tanımları;
    * Friedrich Hegel : Erdem, varlığın bilincidir.
    * Spinoza : Erdem, akla uygun davranmaktır.
    * Aristippos : Erdem, haz almada ölçülü olmaktır.
    * Joseph Butler : Kişinin kendi kendini yargılamasıdır.
    * Kant : Erdem, bir içgüdü işi değil, bir akıl işidir.
    * Sokrates : Erdem, insanın kendini bilmesi ve tanımasıdır

ETİK VE VİCDAN

  • Vicdan, kişiyi kendi davranışları hakkında bir yargıda bulunmaya iten kişinin kendi ahlak değerleri üzerine kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan güçtür.
    – Vicdan, ahlaki ödevlerimizle ilgili bir duygu olup yerine getirilmesi sonucunda huzur hissedilir.

ETİK VE İYİ

    İyi kavramı çoğunlukla olası eylemler arasında bir seçim yapılması durumunda tercih edilmesi gereken davranışı ifade eder. İyilik genellikle kötülüğün (şerrin) tersi olarak kabul edilir ve ahlak, etik, din ve felsefe konuları tarafından incelenir ve ayrı şekillerde tanımlanır.

    Din açısından iyi kavramı çoğu zaman sevep kavramı ile paralellik gösterirken, ahlak felsefesi ya da etik olarak ise belli bir durumdaki olasılıkların en faydalısının uygulanması olarak algılanır.

    Richard J. Berstein ise tekil insana, yani daha çok tek tek insanlara bakıyor: İyilik, Öteki’nden karşılık bulmanın olanak dâhilinde olduğu sevinçli bir istemdir, umutlu bir kapıdır, sağlıklı bir süreci, insani bir açılımı ve derinleşmeyi örgütler, karşısındakini saygı ile olumlu anlamda etkiler, alkışı ve övgüyü hak eder, onurlu bir duruştur.

  • İyi ahlaki eylemin ulaşmak istediği son hedeftir.
    – İyi kavramının tanımlanmasında filozoflar arasında bir birlik yoktur ama iyinin varlığı konusunda genel bir anlayış vardır.
    * İyi iki anlama gelir: birisi mutlak iyidir, diğer, ise birisi için iyi olandır. (Aristo)
    * En büyük sayıda insana en büyük mutluluğu veren eylem en iyidir. (FrancisHutcheson)

ETİK VE SORUMLULUK

  • Sorumluluk, kişinin kendi davranışlarını veya kendi yetki alanına giren herhangi bir olayın sonuçlarını üstlenmesi, sorum, mesuliyet olarak tanımlanır

– Bir insanın iradi olarak ve bilerek yaptığı eylemin sonuçlarını kabul etmesi durumudur.

 Ahlaki sorumluluktan bahsedebilmek için kişinin sahip olması gereken üç özellik vardır:

  • Kişinin akıl sağlığının yerinde olması
  • O eylemi mutlaka özgür ortamda gerçekleştirmesi
  • Kişinin ahlaki eylemin amacı olan iyinin bilgisine sahip olması

    SONUÇ

        Felsefede etiğin tarihi çok eskidir. Ama eski olmakla birlikte bugün etik, sanki yeni bir alan gibi görünmektedir. Çünkü hem felsefenin iki yeni alanı olan ve günümüz için önem kazanan insan felsefesi ve değer felsefesi ile çok yakından ilişkilidir, hem de diğer bilgi alanları – insan ve toplum bilimleri, doğa bilimleri ve uygulamalı bilimler – için etiğin vazgeçilemez bir önemi vardır. Günümüzde yeniden bu denli önem verilen, öneminin farkına varılan, böylece de öncelikli bir araştırma alanı haline gelen etik nedir acaba?

        Aristoteles’e göre, “Bütün insanlar doğal olarak bilmek isterler” (1985: 980a). Bilmek, insanın en temel gereksinimidir. Varlığını sürdürebilmek için insan, doğal olarak ilişkide olduğu var olanları bilmek zorundadır. Bilgi, onun bir “varlık koşuludur”. Bu koşul, onu öylesine belirlemektedir ki, onun bilgisi, yalnızca kendi dışında var olanların bilinmesiyle sınırlı kalamaz. İnsan, diğer var olanları bilmek zorunda olduğu kadar kendini de bilmek durumundadır. Bundan dolayı canlı varlıklar içinde yalnızca insanın kendini bilmekle yükümlü olduğu söylenebilir. Bu yükümlülük onu, doğal bir bilme isteği ve yöneliminin ötesinde bir bilme çabasına ve bilgi arayışına götürür. İnsan doğal çevresine kapalı, onunla belirlenen bir canlı olarak yaşayamaz. Onun bilgi arayışı, bilme arzusu, anlık gereksinimlerine yanıt vermekle sınırlı değildir. İnsan ancak kalıcı bilgi ile var olabilir, varlığını koruyabilir. Onun bilgi ile bağı, kendini var etmek, kendine bir dünya kurabilmek içindir. Bundan dolayı, kendine özgü doğal yetilerine bağlı bilgi edimleriyle çeşitli etkinlikler gerçekleştirir. Bilim, sanat ve felsefe bu etkinliklerin başta gelen örnekleridir.

    KAYNAKÇA

      • DOÇ. DR. ENGİN UĞUR – MESLEKİ ETİK DERSİ VİZE DERS NOTLARI
      • ANKARA, 2006 – MESLEK ETİĞİ, T.C. MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI, MESLEKİ EĞİTİMİ VE ÖĞRETİMİ GÜÇLENDİRİLMESİ PROJESİ, Syf: 3-5
      • Dr. Sevgi İYİ – Anadolu Üniversitesi – Etik Kitabı Ünite 1 Syf: 3-21
      • Bauman Z. (1995). Life in Fragments: Essays in Postmodern Morality, Oxford, Cambridge: Blackwell.
      • Dr. Nejla Kurul. “Filozoflara Göre İyi’nin, İyi İnsanın Temsili Nedir?”. 25 Eylül 2018
      • Elmas Emre – Etik İle İlgili Temel Kavramlar
      • Jenny Teichmann and Katherine C. Evans, Philosophy: A Beginner’s Guide(Blackwell Publishing, 1999), p. 1: “Philosophy is a study of problems which are ultimate, abstract and very general. These problems are concerned with the nature of existence, knowledge, morality, reason and human purpose.”
      • Encyclopaedia of Religion and Ethics, s.v., “Socrates”, 1919.
      • TED Bursa Koleji – Haftalık Veli Bülteni – 2013/2014 – Sayı : 32
      • Mete Avcı Metheus, 2013, Suçlu İnsan 24 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
      • Rağıb el-İsfahani (Râğıb el-İsfahani) (2010). Müfredat. Mustafa Yıdız tarafından çevrildi. Çıra Yayınları. ISBN9786059477604.
      • Daud Ceylan (2017). “Vicdan Kavramına Psikolojik ve Dini Yaklaşımlar”. Katre Uluslararası İnsan Araştırmaları Dergisi sayfalar= 185-199, 3. doi:31120/0.2018.35.
      • Abdulvahit İmamoğlu. “Vicdan Kavramının Psiko-Sosyal Tahlili”. Akademik İncelemeler Dergisi. 5 (1, yıl=2010). Sakarya Ünversitesi. s. 128. ISSN 2602-3016.
      • Photo by Sergey Zolkin on Unsplash

Creative Commons Lisansı

Bu eser Creative Commons Atıf 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır.